Dil’im Olsa

Böyle olmayı ben istemedim.
İstedim değişmeyi, değişemedim…

Kim olduğumu, neden doğduğumu hiç bilmedim. Tıpkı bir rüya gibi büfenin ortasında başladı ve birazdan soğuk, çamurlu kaldırımda son bulacak hayatım. Şimdi diğerleri nerede, bilemiyorum. Herkes gibi sussam da olurdu, susamıyorum. Çünkü ben konuşmazsam asla öğrenemeyeceksiniz…


Büfedeki o sarsıntıyı çok iyi hatırlıyorum, midem bulanmıştı. Ama sarsıntıdan değil, büfeci ile müşteri arasındaki soğuk diyalogdan. İnsanlar hep böyle miydi? Neden günaydın dememişti ki, azıcık gülse de yeterdi. En az kendi kadar buz gibiydi elleri. O dokununca bize, en ön sıranın ortasındaki kardeşim titredi. O kadar çok titredi ki sonraları adının otobüs olduğunu öğrendiğim vasıtanın sarsıntısını bastırmıştı. Tam o sırada hikayenin başladığı an aklıma geldi. Fabrikada bir sesle uyanmıştık. “İnsanoğlu gariptir, bütün ömrünü 1. olmaya harcar ama siz 20. olmaya çalışın” demişti ustabaşı. “Güneşi görüp karanlıklar dağılınca ilk giden kardeşinizin ardından yas tutun…” Tam daha fazlasını hatırlamaya başlamışken ani fren sesiyle irkildim. Sonra ufak bir sıçrama ve yerçekimine ters bir yükseliş, ardından dağılan karanlıklar ve hepimizde derin bir iç çekiş…
Acaba ilk kim gidecekti?
Üzgünüm ön sıranın bana göre soldan ikinci yerinde duran kardeşim. Son nefesimde bile yasını tutuyorum. Üzülürsün diye söylemeyecektim ancak içimde tutmanın da bir anlamı kalmadı artık: Sen gidince, çok az kişi hariç kimse yas tutmadı… Sen uzaklaşınca iki parmak arasında ve kapanınca kapı, herkes senden kalan boşluğa yayılma derdine düştü. İnsanoğlu ne de çabuk bozmuştu kardeşliğimizi. Belki de ihanet hamurumuzda vardı, güneşi görünce mayalanmıştı…


İlk kardeşimden sonra düzenli olarak kapı aralandı, birer ikişer koparıldık birbirimizden. Geride kalanlar gidenlerin çığlığını yaka cebinden duymaya mahkum olmuştu. Ne acı…
Her ne kadar bir gün sonra kaldırımda bulmuş olsam da kendimi bu süre yeterli olmuştu tanımak için insanoğlunu. Bazıları nefretle baktı yüzümüze, bazıları kölemiz oldu. Ben ise nefretle bakanlara minnet duydum, köleme acıdım. Hakikaten garipti insanoğlu. Bazen en kederli anında hızlıca açardı kapıyı ve titreyen eliyle tutardı yakamızdan. Bazen de kahkahasına ve arkadaş sohbetine ortak ederdi bizlerden birilerini. Şanslı olanlarımız kırmızı renkli ruja boyanırdı, bahtsızlarımız bardakta kalan bir yudum kahvede boğulurdu. Bazılarımız da-o kadar acı yetmiyormuş gibi-ezilirdi tablalarda, boynu bükük. Deşilirdi yürekleri ayakkabı uçlarının altında. Birimiz sessizce giderse anlardık ki çayla buluşacak, yansa da bağırmazdı, yüzünde buruk bir tebessüm…


Yaslandığım son arkadaşım da çıkınca aralık kapıdan boylu boyunca uzandım karanlıkta. İçimi bir ürperti kapladı. Bir iki saate yeniden aralanacak ve tamamen kapanacaktı sonsuzluğa. Eksilmesinden korkarak derin bir nefes aldım sessizlikten. Soğuk duvara dayalı başım ve ayaklarım titriyordu yalnızlıktan, bir o kadar da çaresizlikten. İşte, beklenen an geldi. Öyle bir gıcırdadı ki sağır olmayı isterdim, güneş de gözlerimi delecek gibiydi. Dışarının yağmura rağmen içeriden daha sıcak olduğu kesindi, bir mutluluk doğdu yüreğime.
Fakat o da ne! Alev almıştı eteklerim. Milim milim ilerlerken tenimde küle çeviriyordu kemiklerimi. Çıtırtısı acı verir sanmıştım lakin uyuşturmuştu beynimi pamuk ipliği kılcallarından geçen duman. Hülyalara daldım. Sisli, bucaksız tarlalarda buldum karanlıkları. Ciğerden gelen duraksız öksürükle uyandım. Havada birkaç takla attım ve kucaklaştım ıssız kaldırım taşıyla. Kardeş kucaklaşmasını özleten cinstendi, belli ki benim gibi çokları gelip geçmişti buralardan. Teninde hancı soğukluğu, bir an önce uğurlamak isteyen…
Her şeye rağmen, son nefesimi verirken mutluyum. Çünkü bana verilen görevi en iyi şekilde yaptım. Terk ederken iki parmaklı zindanı, kölemin yüzünde tatlı bir gülümseme bıraktım. Ben de isterdim sizin gibi karar verebiliyor olmayı, o zaman ederdim onu azat. Değerini bilin hür iradenin ve kullanın mümkünse…
Sahi adımı söylemedim değil mi? İzmarit.
Keşke biz hiç doğmasaydık, siz de ölmeseydiniz…

Yorum bırakın