İlham Perisi

Uzunca bir süre ne yazayım diye düşünürken yazının son teslim tarihi ilham perisinden daha önce geldi. Kalemi elime alınca dökülen kelimeler suyunu çekti. Beyaz defterler çöle döndü, baktığım her köşe seraba… Aha bu konuda yazayım dedim, daldırdım eleği kumlara doğru. Aktılar deliklerden dev bir kum saatini anımsatarak. Sürem doldu…

Avuçlarımdan kayıp giden kumların tozu gözümü yaşartırken şunu fark ettim: Okuyamıyorum ki yazayım! İşte o zaman hissettim ilham perisinin her gün dolaştığım yollarda, dinlendiğim banklarda, kokusunu çektiğim denizde olduğunu. Alışmışım dışarıyı incelemeye, okumaya ve ardından yazmaya… Hal böyleyken evin içerisinde ilham perisini beklemek, çalınmayan kapının açılmasını beklemekten daha umutsuz geliyordu. Bu nedenle, bulunduğum yere daha dikkatli bakmayı hobi olmaktan çıkarıp zorunlu hale getirdim kendimce:

Artık sabahın erken saatinde, bir lokma ekmek için cıvıldaşan kuşlar oldu ilham perim. Kanatlarında dünyayı dolaşıp kızıl bulutlarda kaybolmayı istiyorum. Aralık kalmış perdeden sızan güneşte, tek sıra halinde dans eden toz parçacıklarına eşlik edip yüreğimden gelen doğal musikiyi dinliyorum. Gözlerimi kapatıp güneşin yüzümü yakışını hissediyorum en derinden. Balkona çıkınca, kulağıma fısıldayan hafif rüzgara binip nehirlerin yüzeyinde süzüldüğümüzü hayal ediyorum. Sonra, tekrar bir kuşun kanadını yakalayıp sulara komşu söğüt ağacının dalına konuyorum. Sararan papatyaları izliyorum tepeden, seviyor sevmiyor diyerek. Gözlerimi yine kapatıyorum, derin bir nefes alıp arıların vızıltısında kahvaltı sofrasında buluyorum kendimi. Bir yudum çayımı alıyorum baldan tatlanmış dilimi ısıtmak için. Elimi yakan bardak, birden yükselen güneşi hatırlatıyor. Aceleyle çıkıyorum balkona yeni bir kuş seçip kanatlarına sarılmak için. Bu sefer kendimi, boy vermiş ekinlerin ortasında kalmış meşe ağacının gölgesinde şekerleme yaparken buluyorum. Kısacık uykudan bir martının çığlığıyla uyanıyor, vapur manzarasında hayal içinde hayale dalıyorum. Ve ardından tuzlu denize. Gördüğüm her balık sürüsüne eşlik ediyor, onlar uzaklaşırken yenilerini arıyorum. Tekrar nefes almak için yüzümü yukarı çevirip ışıltılara doğru kulaç atıyorum. Başımı yüzeyden çıkarınca, karanlığa gömülmüş şehri aydınlatan ışıklar kısıyor gözlerimi. Gülümsüyorum, çarşaf gibi denizdeki dalga misali, belli belirsiz.

El ele vermiş ışık huzmeleri şehri kuşatmış baştan sona. İri bir güvercinin gözlerinde parıldıyor sessiz kuleler. Ben ise kuyruğuna sarılıp yine balkonda buluyorum kendimi. Evinin önünde sessizce kaçamak oyunlar oynayan çocukların tutsak gülüşlerini duyuyorum. Damlardan havalandırılan uçurtmalar, memleket semalarını yavaş yavaş terk ediyor artık. Bu sefer de gözüm, yüksek binaların üzerinde yanan, söndükten sonra yeniden yanmayacakmış gibi soluklaşan kırmızı sinyallere takılıyor. Hayallerimin hayalini kuruyorum. Tam o sırada geçen yük kamyonunun gürültüsü ile kendime geliyorum…

Özlüyorum…

Koca şehrin küçük mutluluklarını özlüyorum…

Yeniden, ellerim cebimde, kulağımda müzikle şehri izlemeyi özlüyorum…

Aynı bankta saatlerce oturup sadece düşlemeyi özlüyorum… En çok da tuzlu manzaralarda dolaşan ilham perimi özlüyorum.

Yorum bırakın