Seninle ilk tanıştığımız zamanı hatırlıyor musun? Ben hatırlamıyorum. Lise miydi, yoksa ilkokul mu? Belki de hep vardın…
Beni en iyi sen anlardın. Çok hata yaptım başından beri ve sen hep kurşun oldun hatalarımda. İlkokulun çocuksu aşklarında defalarca sildim seninle yazdım mektupları. Kalp şeklinde kesilen kağıtları seninle boyadım kömür karasına.

Sonra büyüdük seninle beraber, büyümenin hata olduğunu bile bile. Pilot oldun ve ben seninle kanatlandım. Uçsuz bucaksız mavilikler için ayağımı yerden seninle kestim. İyi gittik bir müddet ancak ilk kavgamızı da gökyüzünde yaptık seninle. Çünkü; dünü unutmayı istediğim her gün mürekkebin iz taşıyordu yarına, unutamıyordum. Sonra çözüm buldum kendimce. Dedim: Sadece sağ tarafına yazacağım defterin. Böylece hem mürekkebin akmayacak hem de gölgen kalmayacaktı yeni sayfalarda. Yine olmadı. Boş kalan her sol yaprak daha hızlı tüketti ömür misal defterleri…
Daha çok özler oldum geceye çalan gölgeli sayfaları. Ve gelen her gece gündüze bir o kadar uzak kaldı. İşte o zaman karar verdim seni çekmeceye atmaya. Hatırlıyor musun? Ben hiç unutamıyorum.
Hani, paslı zımba tellerine beni anlatıp dert yanmıştın, gördüğün her peçeteyi kağıt sanıp ağlamıştın ya. Ve her göz yaşında kurumuştu pınarların. Evet, ağladıkça dökerdin içini ama bilmezdin ki döktüğün her damla seni benden biraz daha uzaklaştırır.
Sen ve ben, kavuşmak için ağlardık, ağladıkça yollar uzardı. Bilemedim, özür dilerim.
Tükendi göz pınarların ve ben bıraktım açmayı çekmeceyi. Yalnızlık da işte o zaman başladı. Hatırlar mısın, kendime bile söyleyemediklerimi hep sana dökerdim? Sen de usulca dinler ve iki kişinin bildiği sır değil derdin, anlatırdın kağıda. O yüzdendir ki bu hayatta en çok ikinizi kıskandım. Her renk kağıda her rengin ilmek ilmek dokunurdu. Bazen bir ressamın fırçası olurdun, usulca dolaşırdın sonsuz maviliklerde, bizim gibi. Bazen hüzün dolu notalar için kıvrılırdın beş çizgili yollarda. Bazen de iş adamının yaka cebinde, önemli bir imzada…

Bi saniye, şimdi hatırladım. Bağdat Hala tanıştırmıştı bizi. Eski, tek katlı evimizin damına minder serip uzanmıştım ben. İlk o zaman dokunmuştum sana ve yazmıştık adımı beraber. Kalbim her çizgide kıpır kıpır. Sonra ilkokul öğretmenim öperdi yanaklarımdan, ödevi güzel yapardık seninle beraber. Ama senin için bunların hiç önemi yok değil mi? Çünkü ben seni hüzne terk etmiştim…
Aldın intikamını, sen de beni unutmaya terk ettin. Mutlu musun?
Tabi, ne kadar kızsan haklısın. Senin gibi dost bulamadım senden sonra. Sen başkaydın. Sana her dokunuşum seni tüketirdi, baş ucunda her daim kalemtıraş. Üzülmezdin, bilirdin ki her nefesin hayat verirdi aydınlık kağıtlara. Ama ben bunu da unutmuştum, insanlarda avunurum sanmıştım. Zaten olmadı. Sen gibi kimse dinleyemedi ve ben kendime bile söyleyemediklerimi kimselere diyemedim sensizlikten. Tükendim. Anladım değerini…
İnan bana!
Girebilir miyim içeri? Affedebilecek misin beni? Yine, yine ellerimi terletecek misin? Biliyorum, cevapların evet. Çünkü mecbursun. Çünkü mecburdum gelmeye, biliyordun. Ben sensiz yapamazdım, sen de bensiz yitik bir eşya. Olamayız ayrı.
Evet’lik son soru, demezsin buna da hayır:
Yanlışlarımda kurşun,
Kanatlarımda pilot,
Hayallerimde tükenmez olur musun?