Ben, ben uçurtma ipi. Karmaşık rüyalardan çay ocağındaki ıhlamur kokusuyla uyanalı tam on beş yıl oldu. Çarpışmanın etkisiyle sarsılmış ve dolaşmıştı bedenim asırlık ağacın en zayıf dalına. Tükenmeye yüz tutmuş yaprak kıpırtıları içimi ürpertiyordu. Buraya ait değilim ben. Oysa ne güzeldi önceki zamanım…

Naftalin kokulu çekmece açılmış, içeri güneş ışığı hücum etmişti. Tonton parmaklı Şengül kırmızı, yeşil, sarı yumakları bir o yana bir bu yana savurmuştu. En son beni yakalamıştı bağrımdan. Alışmıştım karış karış koparılıp tüketilmeye fakat bu defa öyle olmadı. Yuvaya tekrar dönemeyeceğimi hissetmeye başladım. Sakince teslim ettim başımı yer çekiminin kollarına. Şengül koridora adım atınca gittikçe büyüyen gölgeyi selamladım. Muhsin’di bu. Evin tek erkek çocuğu. Alnına dağılmış saçların altında parıldayan gözlerle önce bana sonra annesine baktı. İki damla terini eliyle alıp pantolonu ile kavuşturdu. Damlalar yan yana uzandılar yama vakti çoktan gelmiş dize doğru. Öyle her istediğinde alınmazdı yeni ayakkabılar, pantolonlar. O da gelir bize sığınırdı yamamak için yırtıklarını. Belki de bu yüzden kardeşlerinden daha çok severdi iplikleri. Lakin bu geliş, bu gölge, bu tutuş başkaydı. Yırtık veya sökük için olmadığı belliydi. Hızlıca giydi ayakkabısını. Çıktık kapının önüne. Mermer basamağa oturdu. Tam dört karış ölçtü, aldı taşı eline, tek seferde kopardı beni benden. Ve yine koydu aynı köşeye. Ne yaptığını izlememi istiyordu belli ki…
Bir o ucuna bağladı bir bu ucuna. En son da uçurtmanın göbeğine. Gözlerini kıstı, uçurtmayı eğdi, büktü, ortaladı teraziyi. Kaldırdı sol eliyle, sağ elinde teraziden artan iplik. Yumuşacık elleri yer yer kesilmişti. İnce kan damlaları kurumuştu Muhsin’den habersiz. Belli ki kamışı yontup çıta yaparken çizilmişti. Kıvrak düğümü terazinin ucundan sarkan iple beni tekrar kavuşturdu. Uçurtmanın yüzünde bir gülümseme, püskülleri kıpır kıpır. Kuyruğu kaldırıma doğru uzanmıştı. Beni tatlı bir hoş geldin ile selamladı. Altı kenarındaki çentikleri sordum. Anlattığına göre bugün arkadaşına şalgam ısmarlama sırası Muhsin’deymiş. Bant almayı planladığı elli yeni kuruşu ile şalgam alıp içmişler, bol havuçlu. O yüzden uçurtmanın poşetini taşla ezerek birbirine yapıştırmış. Zavallı Muhsin. Bir daha ne zaman harçlık alacak kim bilir! Ama derelerden hurda toplar, harçlığını çıkarır muhakkak. Sık sık yaptığı gibi…

Daldığımız muhabbetten çocuğun ayağa kalkışıyla çıktık. Hızlıca yükselirken ve Muhsin karınca gibi kalmışken aniden koptum inceldiğim yerden. Gülümsemesinin yerini çaresiz çığlık almış, minik adımları hızlanmıştı, ama nafile. Biz çoktan uzanmıştık maviliklere. Muhsin’in yüzünde süzülen iki damla göz yaşını görür gibi oldum.
Uçurtmayla baş başa savrulduk rüzgarın götürdüğü yerlere. Yemyeşil kırları, kavrulmuş ağaçları, dağılmış hayatları seyrettik en tepeden. Kaldırımdaki izmaritin son nefesini yudumladık. Sonunda şiddetli bir sarsıntı ile ağacın dalına tutunduk. Uçurtma ufka doğru uzatıyordu başını. Geldiğimizden beri hiç konuşmadı. Yağmurdan mıdır bilmem püsküllerinde sürekli bir gözyaşı. Ben ise seyre daldım etrafı. İskemlelere oturan insanların tatlı sohbetlerine tanık oldum. Yalnızlıktan soğuyan soğudukça acıyan çaylara. Yaprakların hışırtılı sohbetinde kayboldum. Kimisi bahara hayrandı, gelse de yeşersek diyenler. Kimisi de güze vurgundu, hoyratlar. Bu ekibe üzülürdüm. Dallarından kopup hırçın rüzgarda savrulma hayaliyle geceleri gündüz ederlerdi. Özgürlüğün başıboşluk olduğunu zannederlerdi. Bilmezlerdi ki bir dala tutunmak tutsaklık değil aksine, asi rüzgarlarda güvenceydi.
Bilmezlerdi…
Koparlarsa dallarından ayaklar altında ezilerek ucuz bir çıtırtı kalacaktı geriye…

İşte! Yine bir yaprak umarsızca terk setti asırlık ağacı. Önce iki takla attı sonra dans etmeye başladı. Ardından hızlıca döndü ve yavaşladı. Usulca süzüldü ve iki gencin oturduğu masaya kondu. Duvara sırtını dayamış olan yaprağı eline aldı ve başını ağacın en tepesine doğru kaldırdı. Gözünü yumdu, yaprağı burnuna götürüp derin bir nefes aldı, gözlerini açtı. Tekrar en tepeye bakıyordu. Göz göze geldik. Sonra uçurtmaya baktı, ardından yine bana. Huzurlu bir gülümseme belirdi yüzünde. Ne kadar da çok Muhsin’e benziyordu. Aldığı nefesin derinliği kadar özledim Muhsin’i… En çok da uçurtmayı havalandırmak için koşarken arkasına dönüp gülümseyerek bakışını…