Seyca

Sabahın uykulu ışıkları pencereden sızarken gözlerini ani bir hareketle açtı. Üç gün önce dilek kuyusuna buğday tanesi atarken dilediği bir çift kanat bu sabah bedeninde olmalıydı. Heyecanlı hareketlerle kanadı aradı. Sırtındaki zayıf bir çıkıntının eline çarpmasıyla yataktan çıkması bir oldu. Kendini aynanın karşısında buluverdi. Aynada parıldayan bir çift minik kanat, gözlerinden akan iki damla yaş ile kardeş olup ayaklarına doğru uzanıyorlardı. Hızlı adımlarla dilek kuyusunun yanına geldi Seyca. Köyün en çok gezen karıncası olduğundan seyyahtan esinlenerek ona bu ismi vermişlerdi. Dilek kuyusunu da bu sayede öğrenmişti. Yemyeşil portakal ağacına tırmandığı sırada bir kurtçuk ile karşılaşmış, evindeki en iri buğday tanesini oyup içerisine şeker koyarak bu ağacın altındaki kuyuya atmasını söylemişti. Şimdi ise dileği kabul olduğu için kuyuya teşekkür etti. Sesi duvarlara çarpa çarpa ilerlerken kanatları biraz daha büyüyordu. Attığı buğdayın yankısından anladığına göre kanatları akşam olmasına gerek kalmadan uçabilecek seviyeye gelecekti. Yavaşlamış kalbi tekrardan hızlandı.

Kuyudan ayrıldıktan sonra, köyünün girişine gelince sabahın serinliğinde çalışmaya başlayan komşularının ağzı açık şekilde kazma küreklerini ellerinden düşürdüğünü gördü. Hepsi de hayretler içerisinde Seyca’nın etrafında toplandı. Kanatlarının nasıl oluştuğunu parlayan gözlerle sordular ancak bunu öğrenemediler. Çünkü bunu söylemesi halinde kanatlarının büyümesi durmayacak, bütün bedenini saracak ve hiçliğe doğru kapanacaktı. Kurtçuk bu önemli uyarıyı dört defa yapmıştı. Sadece yolda olanlar ve kurtçukla karşılaşanlar kuyuyu bilmeliydi. Seyca, etrafındaki şaşkın kalabalığı ikiye bölerek bahçe kapısından içeri girdi. Devrilmiş nar ağacına omuz verip yanındaki direğe bağladı. Yere yuvarlanmış birkaç narı da sepetin içerisindeki mendile sardı. Bunları derenin kenarında yaşayan, bir ayağı sakat Bilge karıncaya hediye edecekti. Dökülen narları iksir yapmak için kullanıyordu. Belki böylelikle en sevdiği günebakan çekirdeklerinden birkaç tane alabilirdi. Bir de bilgece birkaç söz ona bu mevsim sonuna kadar yeterdi. Kazmayı eline aldı, yağan çiğin yumuşattığı toprağın bağrına iki kere mutlu mutlu vurdu. Her vuruşta kanatları titriyordu. Sırtındaki bu hisse alışması uzun sürecekti.

Alnında üç beş ter damlası belirmeye başlayınca kazmayı usulca yere bıraktı. Hemen yanındaki kovadan aldığı bir yudum suyu içip sırt üstü yere uzandı. Gökyüzünü kaplamak için yarışan, karınları dolmuş gri bulutlara hayranlıkla baktı. Akşam olunca onlara dokunacak, hepsinden birer yudum su içecek belki de biraz sohbet edecekti. Acaba ne kadar süre uçabileceğini düşünürken alnının tam ortasına irice bir yağmur damlası düşüverdi. Tatlı tatlı gülümsedikten sonra yağmurdan korunmak için evinin balkonuna tırmandı. Her tırmanışta kanatları biraz daha büyüyordu. Önce arka ayakları duvardan kopuverdi. Sonra da ön ayakları derken kendini boşlukta sallanır şekilde buldu. Nefesi kesildi adeta, sağa sola çarparak heyecanla tepeden bahçesini izliyordu. Her bir yağmur tanesi ensesine çarpıyor, sağ sola iyice sallanıyordu. Bir yandan korkuyor bir yandan da sevinç çığlıkları atıyordu. Yavaşlayan yağmurla birlikte Seyca da usulca bahçe çitine kondu. Bu muazzam bir histi. Artık dilediği her yere saniyeler içerisinde varabilir, dilediği ağaçtan köylerin manzarasını izleyebilirdi. Bunun için hem saatlerce ağaçlara tırmanmak zorunda kalmaz hem de yoldaki tehlikelerden korkmazdı. Gözlerini kapatıp kuyunun serinliğini hissederek tekrar teşekkür etti.

Tam gözlerini açtığı sırada rengarenk gökkuşağının üzerinde altın sarısı bir parıltı fark etti. İlk başta bunun yağmur damlası olduğunu düşünse de sonraları silueti seçebildi. Hızla kanatlarını çırparak gökkuşağına doğru yükseldi. Parıltı yaklaştıkça büyüyor, gözleri kamaşıyor yanlış yere uçup rotayı tekrar düzeltiyordu. O kadar hızlı yükselmişti ki nefesini kesecek kadar uzaklaştığını fark etmemişti bile. Yaklaşınca kulağı çınlamaya başladı. En sonunda büyük bir parlamayı sessizlik takip etti. Zaman durmuştu sanki. Hareket halindeki tek şey masmavi parıltılar içinde yüzer gibi kanat çırpan, şu ana kadar gördüklerine benzetemediği birisiydi. Kadife gibi yumuşak sesiyle “Merhaba Seyca” dedi. İsmini nereden biliyordu ki? Pırıltılı kanatları karşısında gözleri büyümüş şekilde kekeleyerek “Merhaba” diyebildi. Kendisini toparladıktan sonra kim olduğunu ancak sorabildi. Nefes Elçisi yanıtını aldı. Tekrar sessizleşip sözü mavi elçiye bıraktı:

-Bundan yıllar önce güzelliği tüm dünyanın dilinde olan bir ormanın yine güzelliği ile meşhur bir ceylan kraliçesi varmış. Ormanı adalet ve huzur ile yönetir, kimin başı ağrısa yardımına koşması için kendini ve halkını seferber edermiş. Ancak bir gün yavrusu ölü doğmuş. O kadar hüzünlenmiş, o kadar ağlamış ki gözyaşları birikip bir gölet haline gelmiş. Daha sonraları dilek kuyusu olarak anılan bu yerden bir ses yükselmiş. “Dilersen yavrun yaşayabilir.” Bunu duyunca hemen doğrulmuş ve sudaki yansımasını görmüş. “Peki, nasıl?” diye sorduğunda son nefesini verdiği takdirde yavrusuna ilk nefes olarak hediye edebileceğini söylemiş suyun derinliğinden gelen bu ses. Hiç düşünmeden oracıkta yığılmış. Onu sevenler yani tüm orman halkı bu mucizevi olaya anlam veremeden kraliçelerinin yasını tutup onun kadar güzel yavrusunun hayata dönüşünü neşeyle kutlamışlar. Artık o günden beri son nefesini veren her annenin nefesini sırtımızdaki bu kavanozla yeni doğan çocuklara taşıyoruz.

Bunları söyledikten sonra ışığı yavaşça sönmeye başladı. Yeni doğacak çocuğa yetişemeyeceğini ikisi de biliyordu. Sırtındaki kavanozu çıkarıp Seyca’ya uzattıktan ve doğacak çocuğun köyünü tarif ettikten sonra parıltılı toz parçaları arasında gözden kayboldu. Seyca, içinde nefes olan kavanozun bu kadar ağır olabileceğini düşünmemişti. Vakit kaybetmeden kızla kanat çırpmaya başladı.

Tarif edilen köye yaklaştığında bir karartı sardı etrafı. Zifiri bulutlar tüm şiddetiyle ağlıyor, ıslanmamış tek bir toprak parçası bırakmıyorlardı. Havadaki hüzünden yetişemediğini hissetti Seyca. Kanatların artık destek olmadığını aksine rüzgarda engel olduğunu fark etti. Köye iyice yaklaşınca kanatlarını bir çırpıda söküverdi ve kendini rüzgarın akışına bıraktı. Tam da doğan çocuğun penceresinden içeri giriverdi. Etrafta insan olarak bildiği türden canlılar hıçkırıklarla ağlıyorlardı. Kararan havayı bölen sadece köşede bitmeye yaklaşmış mum ışığıydı.

Çocuğun buz gibi tenine dokunup son anda kavanozu açarak burnuna yaklaştırdı. Ancak kavanozdaki tek nefes ona yetmiyordu. Aklından kendi nefesini de vermeyi geçirdi. Gücünü toplayıp minicik yüze doğru üfleyince ağlamaklı bir ses yankılandı ısınan bedenden. O ağladıkça diğerleri gülüyor, birbirlerine sarılıp seviniyorlardı. Çocuk, kara gözlerini açıp parıltıyla etrafına umut saçıyordu.

Seyca kendi nefesinin de bir çocuğa hayat olduğunu tüm bedeninde hissetti. Tarifsiz bir huzur ile gözlerini kapatırken insanların kendi halkına benzemediğini ancak ağlayış ve gülüşlerin tüm varlıklarda aynı olduğunu düşünüyordu. Ve bu düşüncesini parıldayan toz parçaları selamlıyordu.

Yorum bırakın