Zerre nedir bilir misin? Zerreyi fark edebilir misin? Bugün zerreden büyüdüğüm, güneşi kısacık da olsa gördüğüm ilk ve son günüm... Adım siyanür benim, hani şu zehir olan! Yerim yurdum elma çekirdeği… Tam 11 yıl 9 ay 3 gün bu anı bekledim. Elmanın en derinine yerleşmiş, güneşi görme hayaliyle şafak sayan çekirdekte bir damla zehir idim. Ama o gün güneşi göremedim. İçinde bulunduğum elmanın eti aile sohbetine katık olurken gece koyu siyahtı. Benim de 7 komşum vardı, aramızda ince bir duvar. Hikayeler anlatılırdı, korku dolu: Atalarımız sinsi birer zehirmiş, ansızın ölüm getiren. Kim kime düşmansa, 1-2 gram bizden körük olurmuş yangına. Ama ben öyle olmayacaktım. Hayata geliş amacım sadece bu olamazdı… Yarılınca elma ortadan ikiye, önce yaşlı bir kadının eksik dişlerini gördüm, iştahla parlayan. Sonra masum bir çocuğun pembe gülüşlerini kokladım. 7 komşum yaşlı çenede ezilirken ve ederken feryat, dizlerimi titreme kapladı. Acaba yolun sonu burası mıydı? Sonradan adının Tarık olduğunu öğrendiğim çocuk hızlıca kaptı bıçağın önünden beni. Önce elmanın etini ustalıkla dişledi. Tam beni de ezecekken, narin dili ve yeni çıkmış dişleriyle usulca ayırdı beni elmadan… Avucunun içine bıraktı, diğer elinde mendil, temizledi beni şekerli sudan. Çakmak gözlerinde derin bir sevinç, Kulaklarında heyecanın kızarıklığı, Hızlıca indi merdivenleri, duymadan annesini… Etraf zifiri karanlıktı. Güneşi hayal ederken yıldızlara aşık oldum. Ne kadar da çok birbirimize benziyorduk. Ben ve onlar simsiyah çehrelerde umut parıltısıydık. Hemen yanlarında tepsi gövdeli Ay, yıldızları servis etmeyi bekliyor gibiydi. Yüzü de buruşmuş, gözleri karanlık, ısınamadım ona. Güneş’in taklitçisi olduğunu duymuştum. Hıh, taklitçileri sevmem… Elim olsa tutarım Ay’ın yakasından diye düşlerken Tarık’ın sıcak elinden buz gibi toprağa düşünce uyandım. Diğer elinde, mendil yerine çapa vardı şimdi. Minik minik kazdı, hatıra yüklü toprak kokusu beni benden alıp sisli dağlardaki maden sularına götürdü. Bir kayaya dayanmış kır saçlı dedemi gördüm, olmak istediğini olamadığından yüzünde buruk bir tebessüm, hayali bana miras. Bu sefer de kazılmış çukura düşerken uyandım. Tarık’ın yüzünde bambaşka bir gülüş. Belli belirsiz buseyle uğurladı beni üzerime pamuk elleriyle toprak atarken. Yıldızsız karanlığa gömülünce aklımda ne güneş kaldı ne de maden ocakları. Hayat amacım can almak olamaz benim, can vermeliyim. Toprakta kim saldırsa çekirdeğe, belki bir gün yeniden yeşerir, özlem son bulur da Tarık’ı görürüm diye en ön safta ben savaşmalıyım. Ve öyle de yaptım. Tarık’ın utangaç kirpiklerini yeniden görmeyi hayal ederek tam 11 yıl mücadele ettim. Hepsi bugün için, bugün Tarık 17 yaşında. Ben ağacın en kuytu dalında, bir elmanın koynunda saklanıyorum, O ise sırtını ağaca yaslamış çılgın hayaller peşinde. Kokusu hiç değişmemiş. Önce gözlerini dolgun elmalara dikiyor, sonra gülümseyerek koparmaktan vazgeçiyor. Sanki o da beni arıyor. Ayağa kalktığını hissediyorum. Sağ bacağını yandaki budağa koyuyor. Büyümüş elleriyle kavrıyor gittikçe incelen dalları. Bana doğru uzandığını hissediyorum. Ve koparıyor. Hasretini çektiğim o eşsiz ana yaklaşıyorum. Kıvrak bir hareketle atlıyor toprak zemine. Sol eliyle tutuyor beni, sağ eliyle mendili kovalıyor şapkanın içinde. Siliyor elmayı, hiçbir noktasını atlamadan. Geçiriyor baş parmaklarını elmanın sapının dibine, ustaca ayırıyor ikiye. İşte o an 11 yıl öncesine gidiyorum. Tarık’ın tombul, pembe yanaklarındaki masum gülüşünün yerini alaycı, büyümüş bir kahkaha almış. Ne olacaktı ki ne bekliyordum, hiç mi değişmeyecekti? Ben bile değişmemiş miydim? 1 damlayken 1000 olmuş, yorulmamış mıydım beklerken? Tarık elmanın yarısını yerken benim de içinde olduğum diğer yarısını dizine koydu. Onu izlememi istiyordu besbelli. Yüzü büyümüş, çenesinde 3-5 tane sakal teli, gözleri aynı çakmak, kulakları aynı kızarıklıkta. Bakışları mahzunlaşmış, belli ki yormuşlar daha yolun başında. Belki de o yüzden gülüşleri alaylı. Süt dişleri çoktan terk etmiş onu, yerlerinde bıçak gibi keskin koyu beyaz kayalar. Diğer yarım bitince eline aldı beni. Evet, tam da o anda o çocuksu masumiyetin gülümsemesi belirdi yüzünde. Çoktandır unuttuğum güneşi gözlerinde gördüm. Ustaca ayırdı beni etimden, avucunda çevirdi çekirdeği. Hop diye dişlerinin arasında kıstırdı. Yavaşça ezdi, canımı acıtmak istemediği belliydi. Yol boyu bana elmanın ekşimsi, enfes kokusu eşlik etti. Midede son buldu ayağımın yerden kesilmesi. Çevremde anlamsız, biçimsiz yaratıklar. Koyu siyah gözleri, keskin pençeleri, niyetleri Tarık’ı hasta etmek. Son kez kalktım ayağa, ne olmak istediğimi anlamış vaziyette. Saldırdım Tarık için, son nefesim feda olsun diyerek. Ben, ben siyanür. Atalarım sinsi birer zehirmiş, ölüme koşturan. Ben ise sessiz bir hayalperest, umudun yoluna baş koyan…