Pembe Yastık

Sisli ve nemli bir salı sabahı kuşların ekmek kavgasıyla uyandığımda hayatımın en garip günü olacağından habersiz gözlerimi ovuşturuyordum. Bir yandan boğazımdaki kuruluğu temizlemek için mutfakta bardak ararken bir yandan da beş gün önce doğan buzağının şımarık melodisini yudumluyordum. Akşamdan kalma soğan salatası mutfağı iyice esir etmiş, kaçmak için en güçlü bahanem olmuştu. İki yudumda suyu içip hızla indim merdivenleri. Paçalı’nın tazecik yumurtasını alıp annemden habersiz bahçedeki tavada pişirmenin hayaliyle ağzımın suyu da yeni güne uyandı. Bir yandan da pijamamın paçasına başını geçirip kafasını çarpa çarpa ilerleyen tavuğa Paçalı ismini koyduğumuz yine sisli ve nemli bir Adana sabahı zihnimden hızlıca geçiyordu.

Sessizce kafesin önüne yaklaştığımda kuş tüyü dolmuş suluğun kenarındaki kurbağa beni korkutma hevesiyle yanaklarını şişiriyor bir yandan da uykusuzluktan morarmış gözlerimden ürkmüş olmalı ki uzun atlamalarla oradan uzaklaşıyordu. Yere bıraktığı minik ayak izleri, suluğu tekrar bulması için bilinçli koyduğu bir işaretti sanki. Kurbağanın üzerinde fazla durmadan bakışlarımı karanlıkta parlayan Görgüsüz’ün gözlerine odakladım. Kendi önüne attığımız yemi yemez, diğerlerinin payına gözünü dikerdi. O yüzden en büyük abim ona bu ismi vermişti. Biraz nazlı bir tavuktu. Her gün değil 3-4 günde bir yumurta verirdi. Ona baktığımı fark eden Paçalı beni kokumdan tanımış olacak ki saygıyla ayağa kalktı, bütün sermayesi olan yumurtayı altından alışımı büyük bir ciddiyet ve her zamanki meraklı göz kırpışıyla izledi. Tam o esnada Görgüsüz de ondan ders almış gibi bir sıçrayışta ileri atladı ve altındaki bembeyaz hediyeyi bana sundu. Oysaki daha dün vermişti yumurtasını, bugün ilginç bir gün olacaktı belli ki.

Sıcacık nevaleyi alıp arkamda saklayarak ahırın en köşesine sokuldum. Buzağının peynir gibi kokan nefesi her yeri ısıtmıştı. Bir de gelip koynuma sokuldu, elimdekinin ne olduğunu sorar gibi bakışlarını yumurtalara sabitledi. Sessizce, “Yumurta” dedim. Cevaptan memnun olmuş olacak ki tekrar yüzüme bakıp annesinin yanına sokulmak için başı dik uzaklaştı. Buna da bir isim bulmak gerek diye geçirdim içimden. Yumurta koysam nasıl olurdu? Doğduğundan beri her sabah yumurtaları gizlice götürüşüme, boğazımdan geçerken çıkardığı yutkunma seslerine sadece o şahit oluyordu. Sonra bu şahitliğin başıma iş açacağından korkarak yumurta isminden ve isim arayışından vazgeçip beze sardığım tavayla su şişesine koyduğum iki kaşık yağı ahırın girişine, bahçenin en kuytu köşesindeki sac ayağının yanına koydum. Tava temiz olmasına rağmen âdettendir, üfleyip tozunu aldım. Gece yatmadan önce cebime sakladığım üç kibritten birini usta bir hareketle yakıp önce nemli samanı sonra da ince odun parçalarını tutuşturdum. Küçük tava hemen ısınmıştı zaten. Ekmeği diğer cebimden çıkarana kadar yağ tam kıvama gelmişti. Yumurtaları sırayla kırınca çıkan sesten buzağı irkildi, kulaklarıyla alkışlıyordu sanki. İşaret parmağımla sus dedim kıkırdayarak. Güzelce pişirdikten sonra yarım ekmekle hızlıca yiyip tavayı arkama saklayarak mutfağa süzüldüm. Annem de o sırada bahçeden topladığı domatesi dilimlemekle meşguldü. Beni görünce “Her sabah yumurtaları midene uçurduğunu biliyorum Fadime” der gibi bakıyor, hafiften de gülümsüyordu. Ben ise salağa yatmanın anlamsız olduğunu bilerek bir şey demeden geri adımlarla çoktan çardağın merdivenine oturmuştum bile.

Gözlerim babamın çamurlu ayakkabısındaki kuru yaprakların gövdesine takılmıştı. Kim bilir hangi ağacın gözbebeği dalından kopup gelmiş, çamura bulanıp ayakkabının altında ezilmek için can atmıştı. Belki tatlı bir suda kayık olup sonsuzluğa doğru süzeceğini hayal ederek henüz kurumamış diğer arkadaşlarıyla vedalaşmıştı. Yine de ayakkabının diğer eşindeki çamura saplanmış ve nefes alamayan yaprağa göre daha mutlu göründüğü kesindi. Tüm bu hayalleri babamın kocaman, nasırlı ayakları güm diye böldü. “Jandarmalar geliyor kızım, sen buradan ayrılma!” dedi. İlk defa duymamıştım bu kelimeyi ama öyleymiş gibi şaşırdım. Köy yerinde çok saygı duyulur jandarmaya, bir yandan da onlardan korkulurdu. Dün bağıra bağıra okuduğum okuma kitabında da kediyi kurtaran bir jandarmadan bahsediyordu. Hatasız okuyunca öğretmenim başımı okşamış, “Aferin kadife sesli Fatma” demişti. Okulun ilk döneminin bitmesine daha iki ay varken ben çoktan okumayı sökmüştüm bile. Bir de çok güzel türkü söylerdim, sesimi de çok severdi herkes. Babam jandarmaların yanında ellerini nereye koyacağını bilemeden arada serbest bırakıyor arada bir de parmakları birbirine geçiriyordu. Sanki birbirini hiç görmemiş gibi sıkıca sarılıyorlar, ayrılmak istemeden öylece kaskatı duruyorlardı. İki jandarma, birinin belinde küçük bir silah, diğerinin omzunda uzunca bir tüfek başlarını eğerek mutfağın yanındaki yatak odasına girdiler. Omzunda tüfek olan asker hızlıca geri çıkıp mutfaktan iki şiş aldı, birini temiz yüzlü, tabancalı olana verdi. Annem buz gibi olmuş, ne yapacağını bilemeden hem evine yabancı birinin izinsiz girmesinin verdiği huzursuzluğu yutmaya hem de askerlerin neden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Kafasında sorular derya olup taşacakken tabancalı jandarma “Hazine bulmuşsun Hasan Emmi, öyle diyorlar” deyince annemin alnından iki damla ter buz gibi boşalıverdi. 9 çocuğa, kocası ve kendine yapacak yemek bulamazken, bol sulu az fasulyeli yemeklerin derdine düşmüşken hazine lafı ona o kadar uzak geliyordu ki. Köydeki diğer ailelere göre durumu iyi sayılsa da hazine bulmuş kadar zengin olamazdır. Bir yandan hazine kelimesini kafasına canlandırmaya çalışıyor bir yandan da tabağa henüz koyamadığı peynirin bidonunun açık kalmış ağzına donuk donuk bakıyordu. Eli kapatmaya gitmiyordu. Bütün yatakları omzunda tüfek olan asker tarafından yere serilmiş, çamurlu çizmenin altında eziliyordu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi hem o hem de tabancalı jandarma ellerindeki şişleri tarihi bir testiye, içi altın dolu bir tenekeye denk gelir düşüncesiyle bembeyaz yatakların bağrına saplıyor, yorganlar ölüp yeniden canlanıyordu. Ayrı baş çekmiş pembe bir yastık hafifçe duvara dayanmış olanları izlerken sıranın kendine gelmesini bekliyor gibiydi. O sırada tutamadım kendimi. Pembe, minik yastığımın üstüne atladım, koyu yeşil jandarmanın çizmesine siper oldum. Gözlerimden sıralı yaşlar, ağzımdan kesik hıçkırıklar dökülüverdi. Babamın da benle birlikte dudakları titremeye başladı. “Yapma, etme komutanım, bizim hazineyle altınla ne işimiz olur, hep köylünün uydurması bunlar” diyordu. Jandarmanın, babamın yakarışına kulak vermiş gözleri benim yumurtanın yağıyla parlayan yanağımdan akan gözyaşlarıma odaklanmıştı. “Kusura bakma Hasan Emmi, karakol komutanı iyice arayın evi dedi” Babam, ilahi bir emir gibi söylenene odaklanmış tabancalı jandarmanın mahcubiyeti karşısında ezildi. “Bari Fadime’min yastığına dokunmayın, uyuyamaz yoksa” dedi. Tüfekli asker yatakları şişlemekten yorulmuş gözlerle tabancalı olana baktı. Onun gözlerindeki uzun kapanış ve hızlı açılıştan bu kadarının yeterli olduğunu anlıyordu. Şişleri alıp hâlâ yüzü donuk halde olan anneme uzatınca kadıncağız kendine geldi. Sabahın serinliğini elindeki ısınmış şişler bitiriyor, bir yandan da odanın içine meraklı güneş ışığı doluşuyordu. Jandarmalar kapının oraya gidince tabancalı olan, babamın ayakkabısından düşmüş kuru yaprağı kendi ayakkabısına taktığının farkında değildi. Yüzünde yine o mahcup tavırla “Hakkını helal et Hasan Emmi, ben suçsuz olduğunu biliyordum. Süleyman Emmi’nin evini de araştırdık, fukaraların yatakları, evi toz toprak içinde. Sizi ihbar eden vicdansızın önde gideniymiş emmi” diyordu. Babamsa olayın şokunu yeni atlatmış, kimin ihbar ettiğini düşünüyordu. Jandarmalar uzaklaşırken yolun aykırı tarafından Görgüsüz’ün isim babası abim elinde kendinden büyük kürekle geliyor, bir jandarmalara bir babama bakıyordu. Annemse olayı çoktan atlatmış, peynir bidonunu dolaba koyuyordu. Kardeşlerimin hepsi uyanmış, meraklı gözlerle bana bakıyorlar, yerdeki çamur izlerinin ne olduğunu soruyorlardı. Bense artık bir hatıra olarak zihnime kazınan yarım saat önceki olayı büyük bir heyecanla kahvaltı sofrasında anlatmaya başlamıştım bile. Elimi, omzunda tüfek olan jandarmanın yaptığı gibi bir ileri bir geri savururken babam ağzında zeytin çekirdeğiyle gülümsüyor, gözyaşlarıyla ıslanmış pembe yastığım hemen yanımda bizi izliyordu.

Yorum bırakın